John Paul Sartre’ın bir hikayesinde genç evli çift her sabah birlikte kahvaltı ederler. Kahvaltı bitince kadın erkeğe hoşçakal öpücüğü verir ve pencere kenarına çöküp kocası dönünceye kadar ağlar. Erkek eve döner dönmez kadın canlanır.

Psikolojik bakış açısıyla kadın ayrılık bunalımı yaşıyordur. Düşünün ki kadının asıl sıkıntısı özgürlük korkusudur. Kocası evden ayrılır ayrılmaz kadın istediğini yapmakta özgürdür ancak bu özgürlük fikri kadını dehşete düşürmektedir.

İnsanlar çoğunlukla hayatlarında neyin eksik olduğu, hiç sahip olmadıkları tecrübeler ve o eksiklik olmasaydı hayatlarının nasıl olacağı konusunda uzmandırlar. Fakat aynı zamanda o eksik olan şey yerinde olsa, olası hayatlarının nasıl olacağı konusunda çok da kısıtlı bir repertuarları vardır.

Herkes daha fazla para isterken ‘’daha fazla’’nın sonu belli değildir. Ve o paraya sahip olmanın ilk heyecanıyla elde edilenlerin ötesinde, daha çok para sizin hayatınızı nasıl farklı kılar? Gerçekte hangi problemleri çözer?

Freud’un ilk takipçilerinden Alfred Adler bir hastasıyla ilk görüşmesinde şöyle bir tecrübe yaşar: Hastanın detaylı aile geçmişini alır, neden sıkıntı çektiğini özenle dinler ve kapsamlı bir değerlendirme yaptıktan sonra hastaya sorar: ‘’Tedavi olmuş olsaydın ne yapardın ?’’ Hasta cevaplar ve Adler; ‘’O halde git ve yap’’ der.

Tedavi tamamlanmıştır. Kaçan fırsatlar için kederlenmek veya tamamlanmamış eylemlerin dinamiklerinin anlaşılması için hastaya psikoanaliz yapılmasına ihtiyaç kalmamıştır. Hastanın problemi harekete geçememek olduğundan, aksiyonu başlatınca problem kendiliğinden ortadan kalkmıştır.

Hayatta bütün yapmamız gereken sadece bir sonraki doğru hamleyi gerçekleştirmektir. Bazı zamanlar neyin doğru olduğu net olmayabilir ancak neredeyse her zaman neyin doğru olmadığını biliriz.